CENAP ŞAHABETTİN

2007-12-01 11:48:00

Kayıp Bir Nesilden Trajik Bir Hayat Hikayesi : Cenap Şahabettin
Yrd.Doç.Dr Fatih BAYRAKTAR

Servet-i Fünûn edebiyatının en tanınmış isimlerinden biri olan Cenap Şahabettin, 1870 yılında Manastır'da doğar. Babası Binbaşı Osman Şahabettin Bey, Plevne savaşlarında şehit düşer. Bu olayın Cenap üzerinde derin tesirleri olur. O, babasının 1877 yılından savaşa gittiği, kendisiyle ve annesiyle vedalaştığı günü hayatı boyunca unutamaz. O günlerde yedi yaşında minnacık bir çocuktur. Daha sonra hatıralarında o hazin günü şöyle anlatacaktır:
" O yeşil yolun başında bütün subaylar birer kez haykırdılar. Büyük tabur durdu, bütün kalabalık durdu, herkes durdu. O an ne olacağını anlamışçasına hüzünlendimâ

O sırada bir şeyler oldu; taburla kalabalık birbirine karıştı. Abanî sarıklı, kır sakallı, beyaz kuşaklı adamlar askerleri kollarının arasına alıyor, sıkıyor, öpüyor, bir daha öpüyor, alınlarından, yanaklarından, çenelerinden, yüzlerinin rastgele yerlerinden öpüyorlar, sonra beyaz kuşaklarından kırmızı mendillerini çıkararak kendi gözlerini kuruluyorlardı.
Babam, zavallı babam beni kucağına aldı:
- Yaramazlık etme, anneni üzme… Bak, sonra darılırım, diyordu. Beni öpüyor, okşuyordu. Ben gittikçe hüzünleniyor, hiç cevap veremiyor, önüme bakıyordum.
Sonra herkes bir çember biçiminde toplandı. Ortada ak sakallı, yeşil sarıklı bir efendi vardı. Efendi gözlerini kapadı, ellerini kaldırdı. Herkes 'âmin' diyordu. Âmin sesi dağlara kadar gidiyor, sonra dağlardan geri döner gibi oluyordu. Ben hiçbir şey anlamıyordum. Ama bu anlamazlık beni herkesle birlikte ˜âmin’ demekten alıkoyamıyordu. Benim küçük ellerim de göğe doğru açılmıştı… Yalnız ötede üçer çatılmış süngüler bizi dinliyor, ses çıkarmıyordu.
Birdenbire çember bozuldu, yine bir karışıklık oldu. O sırada babam beni bir daha, bir daha, bir daha öptü. Sonra:
- Alın çocuğu, götürün, dedi.
O an içinde, tâ yüreğimin içinde bir şeyin kırıldığını duydum... Üzgün, pek üzgündüm."1
Babasıyla bu vedalaşmadan sonra, koşarak evlerine gelen küçük Cenap, annesini de hüzün dolu bir şekilde ağlıyor görmüştü:
"... sessizce ağlıyordu.

Bu benim annemdi.

Kardeşim o zaman üç yaşında her şeyden habersiz, koca bahçenin çamurlu bir köşesinden yorgun bir halde gelmiş, şaşırmış, bakıyordu. Belki de gidenin her akşamki dönüşünü bekliyordu. Kim bilir?
Öteki kız kardeşim, daha üç aylık, beşiğinde ilk gülümsemelerini kendi kendine öğreniyordu.
Hizmetçi kız, aşçı kadın, hepsi orada idiler. Yalnız bir kişi eksikti. Bu yumruk kadar aklımla bir dakika düşündüm. Giden babamdı. O benim için bir dayanak, bir siper, bir koruyucuydu. Bir sepet gibi onun koluna asılır, korktukça onun göğsüne saklanır, ona yakınır, hep ondan yardım isterdim. Şimdi o gitmişti. Ben bunların hepsinden yoksun kalmıştım… Gitmişti, "Yine gelecek." diyorlardı; ama ya gelmeyecek olursa…
İşte o an içimde, tâ yüreğimde kırılan şeyin nazik bir oyuncaktan, güzel bir bebekten daha sevgili bir şey olduğunu anladım. Göğsümde şişip duran şey, birdenbire coştu ve taştı; bir hıçkırık tufanıyla düştüm, ağladım, çok ağladım, öylesine çok ağladım ki, sessizce ağlayan annemi susturdum. Şimdi annem beni kucağına almış, haykırıyordu:

-Ah Yarabbi, evlâdıma hastalık gelecek… Aman Yarabbi, hıçkırıklar evlâdımı boğacak, su, su, çabuk biraz su getirin.

Ayrılmanın doğurduğu kendi yasını unutmuştu, yüzümü yıkıyor, beni avutmaya çalışıyordu. Zavallı anneciğim."2
Plevne'ye giden Osman Şahabbettin Bey, bir daha geri gelmedi. Cenap iki kardeşiyle babasız kalmıştı. Bu yüzden Manastır'dan İstanbul'a geldiler. Cenap, önce Tophane'deki Mekteb-i Fevziye'de okudu; ardından Eyüp Askerî Rüşdiyesi’ne girdi. Daha sonra Kuleli'deki Tıbbiye İdadisi'nde iki yıl eğitim gören Cenap,
Askerî Tıp Fakültesi'ne geçti.

Cenap, zeki bir öğrenciydi. Bir taraftan tıp fakültesinde okuyor, diğer yandan edebiyatla ilgileniyordu. Evleri Şâir Şeyh Vasfî'nin evine yakındı. Cenap onunla tanıştı. Şeyh Vasfî onu devrin tanınmış şâiri Muallim Naci ile tanıştırdı.
Bu yıllar (1885-1890) Türk edebiyatında eski-yeni mücadelesinin yaşandığı yıllardı. Yeniliğin temsilcisi olarak görülen Recâizâde Mahmut Ekrem, eserlerinde, eskinin temsilcisi olarak görülen Muallim Naci'ye hücum ediyor, Naci bu hücumlara cevap vermekte gecikmiyordu. Edebiyat dünyamızda bu tartışmaların yaşandığı günlerde genç Cenap, Muallim Naci'nin tesiri altında, Divan edebiyatı tarzında şiirler yazıyordu. Fakat daha bu yıllarda Fransız edebiyatına ilgi duyması, onu Recâizâde Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hâmid'in şiirine de yöneltmişti. Yeni şiirin güzelliklerinin farkına varan genç Cenap, Recâizâde Ekrem ve Hâmid'i acemice taklit eden şiirler yazmakta da gecikmedi. Ve bu ilk şiirlerini daha on yedi yaşında bir öğrenciyken 1887 yılında Tâmât adıyla yayımladı. 1886'da ancak 12 sayı devam eden Sebat adlı bir dergi ile okuyucu karşısına çıktı.

1889 yılında Askerî Tıp Fakültesi'ni birincilikle bitiren Cenap, doktor yüzbaşı olarak dokuz ay kadar görev yaptıktan sonra 1890'da cilt hastalıkları üzerinde ihtisas yapmak üzere Fransa'ya gönderildi. Bu olay, Cenap'ın hayatında bir dönüm noktası teşkil etti.
Cenap, Fransa'da tıp ihtisası yapmanın yanında, Fransız ve dünya edebiyatını inceledi. Dil ve şekil mükemmelliğinin önemini vurgulayan, şiiri kelimelerle yapılan bir tablo haline getiren Parnasyenlere ve kelimelerin musikisine çok önem veren, duygu ve düşüncelerin birtakım semboller vasıtasıyla anlatılmasını ve bütün varlığa sert görünüşleriyle değil, yarı karanlık ve yarı gölgenin ardından bakılmasını savunan Sembolistlere büyük bir ilgi duydu. Onların şiirlerini nasıl yazdıklarını anlamaya çalıştı. Bu durum onu müzikal şiir denemelerine yöneltti.

Gustave Flaubert, Paul Verlaine, Edmond de Goncourt, Mallarme, Charles Baudelaire, Arthur Rimbaud'u okudu, ama özellikle Paul Verlain'den çok etkilendi.
Cenap, dört yıl sonra 1894'te Fransa'dan döndükten sonra karantina doktoru olarak önce Mersin'e sonra Rodos'a tayin edildi. 1896 yılında Cidde'ye sağlık müfettişi olarak gönderildi. Cenap'ın Cidde'ye gidişi, Türk edebiyatına, en güzel gezi hatıralarından biri olan 'Hac Yolunda' adlı eserini kazandırdı. 1898 yılında Cidde'den döndükten sonra, bir müddet İstanbul'da kaldı. Daha sonra Suriye vilayeti Sağlık Başkanı olarak Suriye'ye gönderildi. 1908'de Büyük Sağlık Meclisi üyesi ve Sağlık İşleri Dairesi Müfettişi olarak İstanbul'a döndü.

O, bu yıllarda önce Malûmat, Maarif, Hazine-i Fünûn ve Mektep dergilerinde şiirlerini yayımladı. Bu şiirler onun tanınmasını sağladı. Lehinde, aleyhinde birçok yazı çıktı. Cenap'ın şiirleri hem şekil, hem öz olarak yeniydi. Meselâ "İlk defa sone tarzında bir şiiri edebiyatımızda yazan Cenap olmuştu."3 O Parnasyenlerden öğrendiği, şiiri kelimelerle yapılan bir tablo olarak görmenin örneklerini veriyordu. Onun şiiri muhteva olarak da yeniydi. Artık "kelimenin bütün anlamıyla orijinal bir şâir"4 olmuştu.

Cenap, o yılarda Servet-i Fünûn şâiri Tevfik Fikret'le tanıştı. Fikret'in ona gösterdiği ilgi ve sevgi onu Servet-i Fünûn topluluğuna katmıştı. Artık
şiirleri Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanıyordu.

Cenap'ın, Mektep dergisinde çıkan ‘Terâne-i Mehtap’ adlı şiirinde geçen ‘saat-i semanfâm’ (yasemin renkli saatler) tamlaması çok tepki uyandırdı. Ahmet Mithat Efendi'nin Sabah gazetesinde yayımladığı 'Dekadanlar' adlı makalesinde, Fransa'da ortaya çıkan yeni edebiyat akımlarının, anlatacak açık seçik bir şeyleri olmadığından kapalılığı tercih ettikleri ve mânâsızlığa düştükleri görüşü yer alıyor ve Cenap Şahabettin de dekandanlıkla suçlanıyordu. Bu yazı bir tartışma açtı. Edebiyatımızda dekadanlık münakaşası5 diye anılan bu tartışmaya Şemsettin Sami, Samih Rifat, Süleyman Nesip, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hüseyin Cahit Yalçın, İsmail Safa katıldı. Tartışmanın yararı, Servet-i Fünûn çevresinde toplananlar arasında bir dayanışmaya yol açması oldu. Bu tartışmada en ilgi çeken yazılardan biri, Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun eski şairlerimizde, özellikle Şeyh Galip'te dekadan tavsifine uygun sembolik ifadeleri tespit etmesidir."6
Cenap da, 'Dekadanizm Nedir?' başlıklı bir yazı yayımlayarak, Fransızların son devir eserlerine dekadan dediklerini, bu kelimenin "geriye gider" anlamına geldiğini, fakat bu ifadedeki geriye gitmek tabiriyle anlatılmak istenenin, eski büyük yazarların üsluplarını taklit ve ihya ederek yenilik meydana getirmek olduğunu anlattı. Ayrıca yeni şairlerde görülen kötümser bakış açısı ve manevi bir boşluk duygusu içinde kalarak duygularını anlatmaya çalışmaları dolayısıyla kendilerine dekadan denildiğini, bu açıdan ilk dekadanın Kötülük Çiçekleri (Fleurs de Mal) şâiri Charles Baudelaire olduğunu ifade etti.
Cenap ayrıca eski büyük yazarları taklit ve ihya etmenin bir geriye dönüş hareketi olmadığını, bunun bir yeniliğe sebep olabileceğini savundu.7
Edebiyatımızdaki bu 'Dekadanlar' tartışması, Ahmet Mithat Efendi'nin o kendine has yumuşak üslubu ve karıştığı bütün tartışmaları tatlıya bağlıyan barışçı ve uzlaşmacı yaklaşımının ürünü olan Dekadanları beğendiğini söyleyen bir yazısıyla kapanmıştır.8

Cenap 1908 II. Meşrutiyet'e kadar, daha çok şiire ilgi duydu. Özellikle Servet-i Fünûn dergisinde birçok şiir yayımladı. Dergide bazen makale ve incelemeleri de çıktı. Ama o, bu yıllarda (1896-1901) Fikret'le birlikte Servet-i Fünûn topluluğunun en büyük şâiri olarak tanındı. Mehmet Kaplan onun tasviri şiirlerini; 1. Allegoriler, 2. Ev içi tasvirleri, 3. Tabiat manzaraları olmak üzere üç grupta toplar.9

Cenap; Mürg-i Siyah, Benim Kalbim, Berg-i Hazan, Ümid ü İntizar, Hayal-i Mâder, Yakazat-ı Leyliyye, Meşçere-i Saadet, Leyâl-i Zâhire, Âb u Ziya, Terâne-i Mehtap, Temâşâ-yı Leyâl, Son Arzu, Elhân-ı Hazan, Temâşâ-yı Hazan, Elhân-ı Şitâ diye adlandırdığı bu tanınmış şiirlerinde, muhteva açısından hiç de olumlu bir tablo çizmez. O, bütün bu şiirlerinde kalbi kederle dolu, tabiatın bile kendisine acıdığı, bütün umutlarını yitirmiş muzdarip insanları anlatır. Sonbaharda dalından kopup başka bahçelere giden bir yaprağı bile kendi serseri gönlüne benzetir. Kendisi de hayatta tıpkı rüzgârın önünde bir yaprak misali savrulup gitmektedir. Şiirlerinde zaman olarak hiçbir şeyin tam olarak görünmediği, bir bilinmezlik örtüsüne büründüğü ve insana hüzün veren karanlık geceyi tercih eder. En güzel şiirlerinde bile saadet ve hüzün birbirine karışır. Fakat onda hâkim olan duygu, "kaybolan bir saadet duygusu veya melankolidir. Bu duygu hemen hemen bütün Servet-i Fünûn edebiyatına hâkimdir. Hayali saadetler ve korkunç hakikat arasındaki çarpışma, onların başlıca temidir."10 O, şiirlerinde mevsim olarak, daha çok hüzün verici sonbaharı, bazen de her şeyin beyaz karlarla örtülüp âdeta öldüğü kışı tercih eder. Bu, onun içinde bulunduğu ruh hâline tekabül eder. Cenap, tabiatı ve insanı çok defa hasta ve kırgın bir şekilde hayal eder. Mesleği doktorluk olan Elhân-ı Şitâ şâiri, şiirlerinde ve nesirlerinde tabiata ve insanlara bakarken hep mesleğinden gelen kelimeleri kullanır. Tabiata ve insana âdeta meslekî bir hassasiyetle bakar. Ona göre dallar ve ağaçlar bile hastadır. Tabiat öksürür, veremlidir, tabiatın kalb atışlarını o, hep elinde tutar.11 En güzel şiirlerinden biri sayılan Elhân-ı Şitâ (Kış Şarkıları)'da bile baştan sona güzel günlerin geçip gitmesinden dolayı bir hüzün hâkimdir.

Şiirinin ve nesrinin muhtevası bu kadar menfî olan Cenap'ın dili de son derece sun'îdir. Lûgatları karıştırarak sadece halkın değil, aydınların da bilmediği birçok kelimeyi eserlerine taşır. O, "Herkesin anlayacağı bir lisan ile şiir yazılamaz." görüşündedir. Bu yüzden dilde aşırılığa gider. Müzikal bir dil meydana getirmek için hiç duyulmamış kelimeleri kullanır. Edebiyat geleneğimizle bir bağlantı kuramaz. Onun şiiri bütün bu nitelikleriyle gayr-i beşerî, içinde yaşadığı topluma son derece yabancı bir özellik taşır. O, bütün bu özellikleriyle hem Servet-i Fünûn topluluğundaki arkadaşlarına, hem de kendinden sonra gelen Ahmet Haşim’e önemli tesirler yapar.

Cenap II. Meşrutiyet'ten (1908) sonra, şiiri ikinci plâna itti. Politik hayata atıldı. Tanin, Hürriyet, Aşiyan, Hak, İçtihat gibi çeşitli gazete ve dergilerde yazdı. Kalem dergisinde Dahhâk-ı Mazlum takma adıyla mizahî yazılar yayımladı. Genç Kalemler'de yazan milliyetçi yazarlarla şiddetli münakaşalara girişti. Yeni Lisan hareketine cephe aldı. Bazı makalelerini 1915 yılında ‘Evrak-ı Eyyâm’ adıyla kitaplaştırdı.
Yine aynı yıllarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde, Fransızca ve Batı Edebiyatı öğretim üyeliği yaptı. İttihat ve Terakki'nin önde gelen isimlerinden Cemal Paşanın himayesinde bazı ticari işlere bulaştı. I. Dünya Savaşı'nın son yıllarında 1917'de Cemal Paşanın daveti üzerine Süleyman Nazif'le birlikte Suriye'ye gitti. Suriye izlenimlerini Sabah gazetesinde 'Suriye Mektupları' adıyla yayımladı. Bir yıl sonra (1918) ‘Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh, Tiryaki Sözleri’ adlı eseri çıktı. Cenap bu yıllarda, ‘Körebe’, ‘Yalan’, ‘Küçük Beyler’ (Hüseyin Suat ile birlikte) adıyla üç tane tiyatro eseri de yazdı. 1918 yılında Süleyman Nazif'le Hâdisât gazetesini çıkardı, yine aynı yıl Tasvir-i Efkâr gazetesi adına Avrupa'ya gitti. Önce gazeteye gönderdiği Avrupa izlenimlerini daha sonra 1919 yılında 'Avrupa Mektupları' adıyla kitaplaştırdı.
1919 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Osmanlı Edebiyatı Tarihi öğretim üyeliğine tayin edildi. Bu arada çeşitli gazete ve dergilerde yazıyordu. Bu yazılarında Anadolu'da başlayan Millî Mücadele'ye karşı menfî bir tavır takındı. Bu tavır bir şehit subayı çocuğuna hiç yakışmıyordu. Onun Millî Mücadele’ye karşı takındığı bu menfî tavır, gençliği ve Türk milletini kendisinden soğuttu. Ve 1921 yılında üniversitedeki görevine son verildi. Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Celâl Nuri tarafından yazılan yazılarla kendisine çok büyük tepki gösterildi ve vatansızlıkla suçlandı.
Millî Mücadele'den sonra bir kenara çekilip hayatının geri kalan kısmını okumak ve yazmakla geçirdi. Birçok dergi ve gazetede yazıları yayımlandı… 1925 yılında Servet-i Fünûn dergisinde yayımladığı Shakespeare ile ilgili yazılarını 1931 yılında 'William Shakespeare' adıyla kitaplaştırdı. Bir Türkçe Sözlük çalışmasına girişti.

Millî Mücadele'ye karşı menfî tavrını da uzun sürdürmedi. Daha 1921 yılından itibaren Anadolu'yu Anadolu'daki Millî Mücadele'yi ve daha sonra Cumhuriyet döneminde de Atatürk'ün büyüklüğünü ve inkı-lâplarını öven yazılar yayımladı.12 Fakat "Bir sanatkârın yazdıklarını behemehal hissetmesi lâzım değil, hissetmiş gibi hissettirmesi matluptur." gibi sözleri, politika, vatan, millet gibi çok hassas konulardaki yazılarında birbirine ters duygu ve düşüncelerle birleştirilince, Cenap'ın yazılarının hangisinde samimi, hangisinde sahte olduğunu anlamak güçleşti.13 Hiç kimse onun samimiyetine inanmadı. O, hep tereddütle bakılan bir insan oldu.

Halbuki o, kıvrak zekâsı, canlı ve müzikal uslûbu, fevkalâde dikkati ve tecessüsüyle Türk edebiyatına ne kadar da güzel, ne kadar da kalıcı diyebileceğimiz şiirler bırakabilir, milletin gönlünde taht kurabilirdi. 1916 yılında yayımladığı 'Tevhîd' başlıklı şiiri, onun bu konuda isterse ne kadar da başarılı olabileceğini gösterir:


Fakat yazık ki, o, milletiyle, milletinin değerleriyle, bir türlü buluşamadı. Hayata ve olaylara hep bir belki penceresinden baktı. Hayat felsefesini âdeta bu belki kelimesinin üzerine kurdu. Kendi ifadesiyle "her evetine ve her hayır'ına gizli veya kapalı bir belki" karıştı.15 Her şeye şüpheyle yaklaştı. Bu şüpheci anlayış ve yaklaşım okuduğu tıp fakültesi kütüphanesindeki sayısız pozitivist ve materyalist eserlerle16 beslenince, din ve inanç konularına da hep bu şüpheci yaklaşım hâkim oldu. Bazen insanların inanma ihtiyacından dolayı inandıklarını savundu, bazen dini "bir hurâfât kütüphanesi" olarak gördü. Hayatı bir muamma olarak değerlendirdi. Bazen "Allah gibi bir hakikat-i diniyye hissolunur, anlaşılmaz. Vardır, fakat bilemeyiz. Çünkü azameti kendisini örter."17 noktasına geldi. Bazen, "Bütün tabiatta gördüğümüz, işittiğimiz O’dur." diyerek Monizm'e kaydı. Bazen kendi varlığından bile şüphe etti. Kimi zaman dindar bir arkadaşına imrendi, onun dindarlığının kendisinin çok hoşuna gittiğini, dinin belki bir hakikat olduğunu, insanın ona muhtaç olduğunu, bu yüzden hiçbir kuvvetin bizim yüreklerimizden dini duygularımızı bütün bütün söküp atamayacağı gerçeğini vurguladı. Ona göre, en koyu materyalistin vicdanını yoklasak, orada bile din duygularını bulacağımızı ve o yaraya dokununca bir din hasreti acısını duyacağımızı yazdı. Bilimin hayatı ve insanı açıklayamadığını, bu konuda bilime bağlanıp kalamayacağımızı, hayatın acı gerçekleri karşısında hepimize biraz ümit lâzım olduğunu ve bu ümidi de bizim ancak dinin müşfik sinesine başımızı dayamakla bulabileceğimizi savundu.18

Bütün bu görüş ve düşünceler, sadece Cenap Şahabettin'de görülen görüş ve düşünceler değildir. Bu tür anlayış ve yaklaşımlara, bir medeniyet buhranının kurbanları olan birçok Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devri aydınında da rastlarız. Aslında onların büyük bir kısmının maalesef trajik bir hayat mâcerası vardır. Türk edebiyatına belki de karla ilgili en güzel şiiri hediye eden zavallı Cenap, bütün bu 'belki'ler içinde, bir karlı günde 13 Şubat 1934'te beyin kanamasından öldü. Geride bir yığın anlaşılmayan, yapmacık, samimiyetsiz unsurlarla dolu, içi boş, bir hiçten ibaret eserler bıraktı. Halbuki bu keskin zekâ, bu okuduğu okulları birincilikle bitiren kabiliyet, çok takdir ettiği ve "tarihimizin en büyük destanî şâiri"19 olarak gördüğü Mehmet Akif gibi olabilseydi, unutulup gitmeyecek, bugün tıpkı İstiklâl Marşı şâiri gibi milyonlarca insan tarafından okunuyor, anlaşılıyor, seviliyor ve onların gönlünde yaşıyor olacaktır.

1905
0
0
Yorum Yaz