SERVETİ FÜNUN EDEBİYATI (Edebiyatı Cedide)

2007-10-09 21:29:00


Servet-i Fünun, "fenlerin zenginlikleri" anlamına gelmektedir.
Servet-i Fünun, 1891 yılında Ahmet İhsan tarafından çıkarılmaya başlanmış, 1896 yılında da derginin başına Tevfik Fikret getirilmiştir.
Servet-i Fünun dergisi, bu dergi etrafında toplanan edebiyatçıların, savundukları edebî görüşlerini açıklamada, savundukları görüşler doğrultusunda kaleme aldıkları eserlerini yayınlamada bir araç görevi yüklenmiş, hatta bu dönem edebiyatçılarına bir edebî topluluk olarak adını vermiştir.
Tanzimat Dönemi Edebiyatı bir yenilik getirdiği için "Edebiyat-ı Cedide" alarak adlandırılmış, daha sonra Servet-i Fünuncular için önceleri bir alay olarak kullanılmış daha sonra ise isim olarak yerleşmiştir. Yeniliğin üstüne yenilik yapmaya çalıştıkları için Servet-i Fünunculara da Edebiyat-ı Cedideciler denilmiştir.
Muallim Naci, Tanzimat sonrası Türk edebiyatında ılımlıların başında bulunmaktadır. Eskiyi savunanlarla ılımlılar geleneksel yaşama tarzını sürdürürken, yeniyi savunanlar Batılı yaşama biçimin uymak istemişlerdir.

Servet-i Fünun veya Edebiyat-ı Cedîde hareketi, Türk edebiyatının 1860'tan sonra başlayan batılılaşma hareketinin bir uzantısıdır. Tanzimat edebiyatının modernleşme çabalarını yürütmüşlerdir. 1896'dan 1901 'e kadar süren dönemi kapsar. Türk edebiyatının bu kesitine Servet-i Fünun devri denilmesi, bu edebî hareketin Servet-i Fünun dergisinde hayat bulmasıyla ilgilidir. Servet-i Fünun edebiyatına "Edebiyat-ı Cedîde" denilmesinin nedeni, Avrupai Türk edebiyatını temsil etmesinden dolayıdır. Bu ifade, Tanzimat devrinde Tanzimat'ın birinci ve ikinci nesilleri için kullanılmıştır. Daha sonra Servet-i Fünunculara "Yeni Edebiyatı Cedîdeciler" denilmiştir. 1930'dan sonraki edebiyat tarihlerinde "Servet-i Fünun" deyiminin kullanıldığı ve edebiyatımıza bu şekliyle mal olduğunu belirtelim.
Cenap Sahabettin, Servet-i Fünun Edebiyatı'nı Tanzimat Edebiyatı'nın bir devamı olarak görür ve bu edebiyata "Evsât Edebiyatı" adını verir. Servet-i Fünuncular'ın Nâmık Kemâl, Abdülhak Hâmit ve Samipaşazâde Sezâî'yi örnek aldıklarını belirtir. Servet-i Fünun Edebiyatı'nın kendinden önceki devrin doğal bir sonucu olduğunu vurgular. Kendi neslinin edebiyatı ile öncekiler arasındaki münâsebeti, baba ile oğul arasındaki ilişkiye benzetir. Servet-i Fünunculann Batı'yı özüyle değil, dış şekliyle taklid ettiğini söyler. Böylece Tanzimat ile Batı arasında yetişmiş olmalarından ötürü, bu döneme Evsât Edebiyatı denilmesini teklif eder.
Servet-i Fünun edebiyatı, Batı'yı tanıyan ve bilen bir edebiyattır. 1890'dan sonra Stendhal (Stendal), Flaubert (Flober), Balzac (Balzak), Goncourt (Gonkur)lar ve Bourget (Burje) gibi romancıları okudular ve etkilendiler. Edebiyatı, batılı anlamda algılamış ve bu modern anlayışı edebiyatımıza yerleştirmeye çalışmışlardır. Batı'nın bütün edebî türlerini, tekniğine uygun biçimde edebiyatımıza mal etmeyi başarmışlardır. Küçük hikâye, mensur şiir (mensure), roman ve tenkit gibi edebî türler, Servet-i Fünun edebiyatının kurduğu ve kullandığı türlerdir.
Servet-i Fünun edebiyatı, kendisinden sonraki dönemlerde de etkili olmuştur. Millî edebiyat, edebî zevkini bu dönemden almış, mahallî ve millî unsurlarla süsleyerek, ilkelerine uygun biçimde bir edebiyat dünyasına koşmuştur.
Servet-i Fünun edebiyatı, değişik türlerde eserler vermiş özellikle batılı anlamda şiir, hikâye, roman ve tenkit türlerinde yoğunlaşma göstermiştir. Servet-i Fünun edebiyatının başlıca kaynağı Fransız edebiyatıdır. Bu edebiyata Tevfik Fikret-Halit Ziya Mektebi de denilmiştir.
Şiir türünde görülen başlıca isimler şunlardır: Tevfik Fikret (1867-1915), Cenap Şahabettin (Raik Vecdî takma adıyla, 1870-1934), Hüseyin Siret (Özsever, Ömer Senih takma adıyla, 1872-1959), Hüseyin Suat (Yalçın, 1867-1942), Ali Ekrem (Bolayır, 1867-1937, Ayın Nâdir takma adıyla. Nâmık Kemâl'in oğlu), Ahmet Reşit (Rey, H.Nazım takma adıyla, 1870-1955), Mehmet Sami (Süleyman Nesib takma adıyla, 1866-1917), Süleyman Nazif (İbrahim Cehdî takma adıyla, 1869-1927. Diyarbakırlı Sait Paşa'nın oğlu), Faik Âli (Ozansoy, 1876-1950, Süleyman Nazifin kardeşi. Zahir takma adıyla), Celâl Sahir (Erozan, 1883-1935, Yemen Valisi ve kumandanı İsmail Hakkı Paşa'nın oğlu).
Servet-i Fünuncular, nesirle şiir söylemeyi denediler. Duygu yoğunluğunu ve heyecanlarını mensur şiir halinde ifade ettiler. Bertrand(Bertran), Baudelaire (Bodler), Mallarme (Malarme)ve Rimbeaud (Rembo) gibi şairlerin izinde yürüdüler. Mensur şiiri onlardan aldılar. Bu türü önce Halit Ziya sonra Mehmet Rauf denedi.
Hikâye ve romanda başarılı isim Halit Ziya'dır. Onu Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet ve Safvetî Ziya izler. Küçük hikâye örnekleri bu dönemde görülür. Klâsik vaka hikâyelerinin temsilcisi Halit Ziya'dır.
Servet-i Fünuncular, ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı, tiyatro türünde beklenen ölçüde eser veremediler. Tiyatro ile ancak 1908'den sonra uğraşma imkânı bulabildiler. Hüseyin Suat Yalçın, Mehmet Rauf, Cenap Sahabettin, Halit Ziya, Faik Ali Ozansoy, Ali Ekrem Bolayır ve Safvetî Ziya'mn tiyatro denemeleri vardır. Bunlar teknik bakımdan başarılı eserlerdir. Günlük konuşma diline yaklaşma çabası gösterirler. Tiyatro dili, bu dönemde normal bir çizgi takip eder. Konuları aile çevresinde geçer. Evlenme, boşanma, kadının medenî hakları gibi temaları işler.
Tiyatroda dikkat çeken isim Hüseyin Suat'tır. Yazdığı ve uyarladığı yirmi kadar piyesi vardır. Manzum piyesler de yazan yazar, komedi ve dram türünde eserler vermiştir.
Hüseyin Suat'tan sonra tiyatroyla ilgilenen Mehmet Rauf olmuştur. Aşk, evlenme şekilleri, evlilikte ihanet ve bağlılık temalannı işlediği oyun-lar, edebiyatımıza fazla birşey kazandırmamakla beraber, anılmaya değer eserlerdir.
Cenap Sahabettin de Yalan (1911) ve Körebe (1917) piyesleriyle teknik bakımdan yeterli görülmemektedir.
Adını, bir dergiden alan bu dönem edebiyatı, dergi ve gazete alanında da başarılıdır. Bu dönemde çıkan dergiler şunlardır:
Mektep (1895), Mütâlâa (1896), Musavver Ma'lûmât (1895-1903), Hazîne-i Fünun (1882-1897), Resimli Gazete (1881-1899), Musavver Fen ve Edeb (1899) ve tefrika (1898).
Dönemin gazetelerinden edebiyat, sanat ve düşünce yazılarına önem verenleri: Tercüman-ı Hakikat (1886-1908), Sabah (1886-1917), Tarîk (1886-1899), İkdâm (1894-1901), Terakki (1897-1898) vb...dir.
Abdülhamid'in sıkı yıllan, basın hayatına canlılık kazandırmaz. Buna rağmen, başarılı oldukları gözlenmektedir. Bu dönemde yazılan makaleler, genellikle Batı edebiyatını tanıtıcı niteliktedir. Edebî çalışmalarını yalnız edebî tenkit konusunda yoğunlaştıran tek yazar, Ahmet Şuayb (Şuayib)'dir. Tenkitte; kendilerine yöneltilen eleştirileri cevaplandırmak, kendi edebiyat anlayışlarını tanıtmak ve yorumlamak, Batı edebiyatı hakkında değerlendirmeler yapmak ve edebî akımları gündeme getirmek gibi konular görülmektedir. Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin, Mehmet Rauf, Ali Ekrem, Hüseyin Cahit gibi sanatçıların yazılarında: estetik, edebiyat, edebî zevk, edebiyatta tenkit, edebiyat ve şiir, şiirde konu, vezin, kafiye, nazım şekilleri, hikâye, roman, edebiyat devreleri, eski-yeni edebiyat gibi konular, tenkidin özünü oluşturmaktadır.
1895 yılında Malûmat dergisinde Hasan Âsafın "Burhan-ı Kudret" adlı şiirinin yayınlanması üzerine, kafiye konusunda ileri ölçülere varan bir tartışma başladı.
"Zerre-i nurundan iken muktebes
Mihr ü mâha etmek işaret abes"
beyiti, anlam ve kafiye bakımından eleştirilere uğradı. "Muktebes" ve "abes" kelimelerinin kafiye oluşturamayacağı yolunda tartışmalar başladı. Kafiyeyi göz için kabul edenlere göre, sondaki "sin" ve "peltek se"nin kafiye oluşturması mümkün değildir. Kafiyeyi kulak için kabul eden anlayışa göre, bu iki kelime kafiye teşkil edebilirdi. Böylece tartışmaların boyutları genişledi. Yankılan büyük oldu. Dönemin ilk akla gelen tartışma örneği niteliğini kazandı.
Tenkit alanında, Hüseyin Cahit Yalçın'ın "Kavgalarım" adlı eseri de anılmaya değer niteliktedir. Ahmet Şuayb, Servet-i Fünun dergisinde "Son Yazılar" başlıklı yazıcında, Servet-i Fünun edebiyatının ferdî duygulan ve özellikle aşk konusunu işlemesinden memnun olmadığını belirtir (7 Haziran 1900, s. 482). Deneme ve tenkitleriyle gücünü hissettirir. (Dönemin tenkit anlayışı hakkında geniş bilgi için, Dr. Bilge ERClLASUN'un "Servet-i Fünun'da Edebî Tenkit", Ank., 1981,400 s; adlı eserine bakınız).
Servet-i Fünun dergisinde "Musâhabe-i Edebiyye"leriyle ilgi toplayan ve sohbet türüne canlılık kazandıran Tevfik Fikret olur. (Fikret'in bu tür yazılarını, Doç. Dr. İsmail PARLATIR; Tevfik Fikret -Dil ve Edebiyat Yazılarında bir araya getirdi; Ank.,•S7,283s).
Bu devrede, seyahat edebiyatının en güzel örneği Cenap Sahabettin'in "Hac Yolunda" adlı eseridir (1896'da tefrika olunan eser, 1909'da basıldı).
Edebiyat tarihi alanında çalışmalar durmuş gibidir. Süleyman Nazif in Nâmık Kemâl (1912), Mehmet Akif (1924), îki Dost (Ziya Paşa-Namık Kemal, 1926) monografi-eriyle Ali Ekrem'in Nâmık Kemâl (1930) ve Lisânımız (1937) adlı incelemeleri dönemin uzantıları olarak görülen eserlerdir.
Servet-i Fünun edebiyatının, yukarıda dokunduğumuz türlerde eserler verirken, yüksek zümreye, aydın kesime hitap ettiğini hemen belirtelim. Bu dönem sanatçılarının ortak • anı, Abdülhamit düşmanlığında birleşmeleridir. Karamsar hayat görüşü, hepsinin belirgin yanıdır. Eserlerinde işledikleri temalar, realiteden kaçış, hayat-hakikat tezada, karamsarlık, tabiat ve kadındır. Onların eserlerinde tabiat, resimden gelme bir tabiat olarak karsımıza çıkmaktadır. Bu tabiat yaşanılan tabiat değil, görülen seyredilen bir tabiattır. Konuların dar bir perspektif içinde ele alınmış olması, onların sanat ve edebiyat güçlerini gölgede bırakmış değildir. Şiirde, tenkitte ve romanda teknik sağlamlığıyla başarılı eserler vermişlerdir.
SERVET-İ FUNUN EDEBİYATINDA DİL VE ÜSLÛP

Servet-i Fünuncular, estetiğe önem verdikleri için dili zenginleştirmeye çalıştılar. Bu yüzden duygu ve düşüncelerine eşlik edecek Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları kullanmaktan çekinmediler. Ölçü Batı edebiyatı olduğundan, yeni kavramları ifade edebilmek için, mevcut dili genişletmeye mecbur kaldılar. Sade ve basit dili, halka mahsus kabul ettikleri için, aydın kitleye seslenmek amacına yöneliktiler. Bu durum da onların dilde sınır tanımayan açılmalarına bir neden olmuştur. Batı edebiyatını yakînen izleyen Servet-i Fünuncular, Parnasyenlerin yeni kelimeler, yeni kavramlar, yeni hayaller ile yeni ahenk yaratmak düşüncesini benimsediler. Bu anlayıştan hareketle Arap ve Fars sözlüğünden yararlanmakta sakınca görmediler. Buldukları kelimeler bakımından eski olmakla beraber, getirdikleri kavramlar yenidir.

Parnas akımının aşın biçimciliği, sembolizmin kişisel ve müzikal üslûp için gerekli gördüğü duyulmamış ve ahenkli sözler kullanmış olması, dili ağırlaştırmıştır. Bu durum Servet-i Fünun sanatçılarına da yansımıştır. Âdeta duyulmamış kelime ve tamlamalar kullanmakta birbirleriyle yarışmışlardır. Arapça ve Farsçadan seçtikleri güzel sesli ve ince anlamlı sözcükleri ilk kez kullanmış olmayı meziyet saymışlardır. Bu gidiş, "Servet-i Fünun Lisanı" diye adlandırılan bir dil ortaya çıkarmıştır. Bundan ötürü de büyük eleştirilere uğramışlardır. Her şeye rağmen, bildiklerinden şaşmamışlar, "güzellik" uğruna bildikleri çizgide yürümüşlerdir. Hiç şüphesiz, Türkçe kelimelerin hakkını aruzda vermiş olmaları, ustalıklarının en belirgin göstergesidir. Türkçeyi aruz veznine uygulamadaki başarı, Tevfik Fikret'le ideal çizgidedir. Daha sonraki devrelerde, Mehmet Akif ve Yahya Kemal, Türkçeyle "Türk aruzu" yaratacak yeteneklerini sergileyeceklerdir.

Estetik düşüncenin getirdiği dil zenginliği, aynı ölçüde sanat adına da "üslûp" problemini doğurmuş oldu. Dönemin sanatçıları, söz dizimine de yenilikler getirdiler. Cümlelerinde aynı zamanda fiil kiplerini kullanmaktan sakındılar. Kesik cümlelerle, uzun cümle geleneğini kırmaya özen gösterdiler. Kimi zaman, ara cümlelerle cümleyi ikiye bölmeyi denediler. Cümleyi kuvvetlendirmek amacıyla cümlede "evet" sözünü sık sık kullandılar. Sıfatları ismin sonuna getirdiler; fiilsiz cümleler oluşturdular. Cümlelerinde "ve" bağlacıyla "ah" ve "oh" ünlemlerine geniş ölçüde yer verdiler. Cümle yapısında Fransızcanın cümle kuruluşuna bağlı kaldılar.

Bu gibi durumlar, Servet-i Fünun sanatçılarının dil kadar, üslûpla da uğraştıklarını gösteren çalışmalardır.

SERVET-İ FUNUN EDEBİYATINDA ŞİİR

Abdülhak Hamid'in şekilde yaptığı yeniliği daha da  genişletirler   Fransız şiirinden “sone” ve “terzarima”  gibi nazım türlerini alırlar. Müstezad (serbest nazım)ı, yaygın ölçüde kullanırlar. Kalıplaşmış vezinlerin dışına çıkarlar. Türk şiiri nazım şekilleri bakımında modernleşir. Türkçeyi aruza uygularlar. Fikret oldukça başarı sağlar. Aruzun bütün kalıpları müstezat için denenir, büyük ilgi görür.

Şiirde ahengi yaratmada aruz vezninden yararlanılır. Konunun yapısına uygun, aruzun değişik kalıpları kullanılır. Ahenk endişesiyle aynı şiirde değişik vezinlere yer verirler (Cenap Sahabettin).

Kafiye göz için değil, kulak içindir ilkesi benimsenir; kafiye, ahenk unsuru olarak eli alınır.

Şairler, mısra bağımsızlığı anlayışına ve ifadenin bir beyitte bitmesi geleneğine karşı koyarlar. Bütün güzelliğine önem verirler.

Şiirde anjambmanlar kullanarak, şiiri nesre yaklaştırmaya çalışırlar. Şiirde cümleleri istedikleri kısalık ve uzunlukta kullanırlar. Cümleyi mısra ortalarında tamamlayarak, beş altı mısra kadar uzattıkları olur.

Şiirin konusunu genişletirler. Ferdî duygu ve hayâllerin yanı sıra, aşk, tabiat ve allı hayatı başlıca temalar arasındadır. Hayâl-hakikat çatışması şiirde dikkat çekici boyutlardadır.

Ferdiyetçi sanat anlayışı şiire egemendir. Aşırı duygusallık ve yeni hayâl dünyası kurma eğilimi, onları ferdiyetçi kılmıştır. Bu yüzden aşk ve tabiat konusuna ağırlık veririn

Romantizmden sembolizme kadar açılan şairler, yeni bir duyuş, hayâl kuruş, yeni bil zevk ve estetik getirmişlerdir. Beğendikleri birçok hayâlleri şiire sokarlar.

Parnasizmin ve sembolizmin etkisiyle şiire resim ve mûsikî girer. Ses ve ahenk şiin-egemen olur (T.Fikret. C.Şahabettin). Şiire özgü bir vokabüler (kelime kadrosu) yaratılır. Şiirde kuvvetli bir mûsikî dili görülür. Şiire dış mûsikî ve iç mûsikî egemendir. T. Fikret dili ve tekniğiyle dış mûsikîyi, C. Sahabettin ise ince buluş, parlak hayal ve mecazlarıyla iç mûsikîyi sağlarlar.

Şiir dilinde Arapça, Farsça kelime ve tamlamalar vardır. Sanatkârane bir üslûp peşindedirler. Batı etkisinde şiire yeni sözler girer: Saat-ı semen fem (yasemin renkli saat). Fransızca neige d'or karşılığı olan berf-i zerrin (altın renkli kar) vb...

Servet-i Fünun şiiri, II. Meşrutiyet'in ilanıyla (1908) sosyal meselelere yönelir (T. Fikret, Ali Ekrem, Süleyman Nazif...)

Şiirin yenileşmesinde nazım şekli önemli bir rol oynar; şiir nazım şekli bakımından zenginlik kazanır

SERVET-İ FUNUN EDEBİYATINDA NESİR

Servet-i Fünun sanatçıları, iyi bir öğrenim görmüş ve yabancı dil öğrenmişler; böyle Batı edebiyatını yakından tanımışlardır. Arapça ve Farsçadan aldıkları sözler yenidir ve yepyeni bir anlamda kullanılmıştır. Kullandıkları kelime ve tamlamalar, Batı edebiyatından almış oldukları sözleri karşılar niteliktedir. Aydın kesim için yazmak düşüncesi, dilde sadelikten uzaklaşmalarına neden olmuştur. Süslü ve sanatlı nesir örnekleri vermişlerdir. Sanat için sanat anlayışı, sanatlı bir nesir ortaya çıkarmıştır. İnançsızlıkları ve tarihi bir derinliğe sahip olmayışları yüzünden, karamsardırlar. Bu durumları eserlerini do yansımıştır. Derinleştikleri en önemli konu, estetik ve sanattır. Sanatın yolunu açmışlar, sanatta belirli bir olgunluğa erişmişlerdir. Gerçek tenkîd, Servet-i Fünun nesriyle edebiyatımıza girmiştir. Toplumsal konulardan uzak kalan sanatçılar, nesirde uzun Cümlelerin yanında, Batı edebiyatının etkisiyle bağlaçlardan arınmaya ve kısa cümleler oluşturmaya özen göstermişlerdir. Fransız edebiyatının etkisinde kalan yazarların cümlelerinde, Fransız cümle yapısının hakimiyeti görünmektedir. Söz diziminde yenilikleri dikkat çeker. Fiilimsilerle birleşik cümleler kurulmuş; bağlı ve sıra cümlecikleri sık sık kullanılmıştır. Sanatlı üslûpları, nesirle şiir yazmak yolunu açmış, mensur şiir yolunda l'.ı...ııılı örnekler vermişlerdir (Halit Ziya, Cenap Sahabettin, Mehmet Rauf...) Yenileşme sürecinde eski edebiyat ve kültürle olan ilişkilerini kesmiş olmaları, alafranga sayılmalarına sebeb olur

SERVET-İ FUNUN EDEBİYATINDA HİKAYE VE ROMAN

Hikâye ve romanda teknik yönden gelişme gözlenir. Kısa hikâye, bu dönemde edebiyatımıza girer. Hikâye ve roman edebî bir çizgiye ulaşır. Batılı anlamda Türk romanı bu dönemde yazılır.

Roman tekniği modern ve sağlamdır. Olayların örgüsü, işlenişi ve konuşmalar başarılı bir biçimde verilir. Eserde, yazar kişiliğini gizler.

Psikolojik romanın ilk örneği, bu devrede görülür (M.Rauf, Eylül). Kişilerin ruh durumları anlatılır ve çözümlenir; sosyal hayat tasvir edilir.

Gerçek hayat sahnelerine yer verilir (H. Cahit, Hayâl içinde). Hayatta görülen ve görülmesi mümkün olan olay ve kişiler anlatılır.

Tip yaratmada, tasvir ve portrelerde başarı sağlanır. Realist ve natüralist çizgiye yaklaşılır. Realizm ve natüralizm vb... edebî akımlar örnekleriyle birlikte edebiyatımıza girer

Romanda romantizmin etkisi belirgin biçimdedir. Zamanla realizme yönelme başlar. Roman içinde yaşanılan toplum yaşantısı dile getirilir. Batıya ayak uydurma yolundaki çabalar, romana konu olur. Sanatçının yol gösterici olduğuna inanan romancılar, batılılaşma sürecinde kendilerine göre uygun buldukları örnekleri romana sokarlar (H. Ziya, Aşk ı Memnu),

Romanda, sosyal davalara yer verildiğine rastlanmaz. Çevre özelliklerinden ve milli  konulardan yoksundurlar.

Konularını İstanbul'daki seçkinler tabakasından -özellikle- batılı çevrelerden alırlar. Bu nedenle "Salon edebiyatı" oluşturdukları öne sürülür. Aydınlar için yazmış olmaları, halktan uzaklaşmalarına neden olur.

Klâsik vak'a hikâyesi, Halit Ziya ile doruk noktaya ulaşır. Hikâyeler, orta halli ve yoksul insanları konu edinir; İstanbul'un dışına çıkılır (H.Ziya, Bir Yazın Tarihi...).

Hayâl kırıklığı, üzüntü ve başarısız aşklar, hikâye ve romana giren belirgin temalardır. Hikâye ve romanda realizme geçiş, gözlemi getirir, hayâli ikinci sıraya iter. Yazarlar, realizmin ve natüralizmin etkisinde kalırlar.

Kadına özel ilgi, bu dönemde görülür. Kadın; ev içi romanlarındaki kadın tipleri ve kadınlara ait eşyaların tasviri gibi değişik şekillerde ortaya çıkar. Şahıs ve mekân tasvirlerinde üslûp sanatlı ve süslüdür.

Roman ve hikâyelerin dili, üslûbu kusurludur. Süslü ve sanatlı anlatım tutkusu ileri ölçüdedir. Estetik uğruna Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar, hikâye ve romanda ge­niş ölçüde vardır. Üslûp anlayışı ve arayışı, Türkçenin kimi zaman anlaşılmaz hâle gelmesine sebep olur. ikizli, üçüzlü ve dördüzlü tamlamalarla oluşturulan kullanımlar, karışıklığa neden olur.

Fransız dilinin etkisiyle Türkçenin söz dizimi genişlik kazanır. Cümlenin öğeleri yer değiştirir; bazen cümleler yarıda bırakılır, kesik cümlelere yer verilir. Cümleler isteğe bağlı olarak kısalır ve uzatılır.

SERVET-İ FUNUN SANATÇILARI

TEVFİK FİKRET (1867 - 1915)


Tevfik Fikret'in o Tarih-i Kadîm'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır."
M. Kemal ATATÜRK
İstanbul'da doğmuştur. Babası mutasarrıflardan Hüseyin Efendidir. Galatasaray Sultanisinde okurken edebiyatla da ilgilenmeye başlar. Fikret, okul yaşamını çalışkanlığı ve başarısıyla örnek bir öğrenci olarak geçirir. Okulu birincilikle bitirir, Hariciye Nezareti İstişare Odasına girer. Burada iş çok az olduğundan bir süre sonra istifa ederek ayrılır. Daha sonra kendisine getirilen birikmiş aylıklarını çalışılmadan kazanılmış olduğu gerekçesiyle kabul etmez. Bu olay Fikret'in kişiliği ve ahlâk anlayışı hakkında bir görüş verir.
Tevfik Fikret, Ticaret Mekteb-i Âlisinde Fransızca ve yazı dersleri verir. Galatasaray Sultanisinde Türkçe öğretmenliği yapar. Bu görevdeyken hükümetin bütçe açığını memur maaşlarından kesinti yaparak kapatmaya kalkması üzerine "mantıksız bir hükumete hizmet edemeyeceğini" bildirerek istifa eder.
"1891 yılı, Tevfik Fikret için önemlidir. Çünkü oğlu Halûk doğmuştur. Şairimiz ilerde Halûk'un kişiliğinde gençliğe seslenecektir. Bu yıllarda Mirsad, Malûmat, Maarif gibi dergilerde şiirleri yayımlanıyordu. 1896 yılında, Recâizade Mahmut Ekrem, Galatasaray Sultanîsinden öğrencisi olan Tevfik Fikret'i bir başka öğrencisiyle, Serveti fünun dergisinin sahibi Ahmet İhsan’la tanıştırır. Tevfik Fikret bu derginin edebiyat bölümünün başyazarlığına getirilir. Yetenekli genç edebiyatçılar bu dergi etrafında toplanmaya başlar.
"1899 yılında Robert Kolejde edebiyat öğretmenliğine başlar. Bu görevi 1910 yılına kadar ara vermeden sürdürür. Robert Kolejdeki görevinin dışında bütün zamanlarını Servetifünuna ayırır.
II. Abdülhamit'in baskısı gittikçe artar. 1898 yılında bir bahaneyle Tevfik Fikret de tutuklanır, birkaç gün sonra serbest bırakılır. 1901 yılında Servetifünun hükümet taradan kapatılınca Bebek'teki "Aşiyan" adını verdiği evine çekilir. Derginin yeniden yayımlanmasına rağmen Fikret geri dönmez. Bu dönemde baskı dönemi şiirlerini yazar. Bu şiirlerin yayımlanma ortamı yoktu. Ancak kulaktan kulağa yayılıyordu. 1908'de II. Meşrutiyetin ilânı Tevfik Fikret'i ümitlendirir. Hüseyin Cahit'le birlikte Tanin gazetesini kurar. Ancak politika Fikret'in karakterine uygun değildi. Politikanın ikiyüzlü, çıkarcı, hiçbir ahlâk kuralı tanımayan gerçeği, Fikret' in gazeteden ayrılmasına neden
II. Meşrutiyetle, II. Abdülhamit'in baskıcı saltanatı döneminde yazdığı karamsar şiirlerin yerine halka umut veren şiirler yazar. Ancak kısa zamanda, verdikleri sözleri yerine getirmeyen, meşrutiyet ve özgürlük ortamını kendi çıkarları doğrultusunda kullanan yöneticilere Doksan Beşe Doğru, Hân-ı Yağma şiirleriyle sert eleştiriler yöneltir. İttihat ve Terakki Cemiyetinin önerdiği Millî Eğitim Bakanlığını reddeder.

1909 yılında Galatasaray Sultanîsinin müdürlüğünü, bakanlığa tercih eder. Ancak okulda yaptığı yenilikler dedikodu konusu olunca 1910'da müdürlükten ayrılır. Darülfünun ve Dârülmualliminde verdiği dersleri de bırakarak Aşiyan'a çekilir. Bu son dönemini çocuklar için hece ölçüsüyle şiirler yazarak geçirir. Bu şiirleri Şermin adlı kitapta toplar. 1915 yılında şeker hastalığından ölür.
Edebiyattaki Yeri ve Önemi: Fikret, Galatasaray Lisesindeki öğrenciliği sırasında, hem yeni edebiyatın önemli adlarından Recâizade Mahmut Ekrem' de eskinin temsilcisi Muallim Naci'nin öğrencisi olmuştur. Bu iki edebiyatı, bu iki şairin kişiliğinde görme ve tanıma olanağı bulur. İlk şiirlerinde, bahar, şarap, aşk gibi eski edebiyatın konularını işler ve katıldığı iki şiir yarışmasında da birincilik kazanarak şiir çevrelerinde tanınır.
Servetifünun Dönemi, onun "Sanat, sanat içindir." ilkesiyle bireyci bir karakter gösteren şiirler yazdığı dönemdir. Bu dönemdeki şiirleri topluma ve yaşama uzaktır. İmge ve duyguya dayalı karamsar bir hava taşıyan şiirler yazar. Ama şiirlerindeki insancıl yan, kendini her zaman belli eder. Daha çok batı şiirini tanıdığı ve kendi şiirini olgunlaştırdığı bu dönem, eski-yeni tartışmaları ile geçer. Eskiye verilecek en güzel yanıt iyi şiirlerdir.
Bu dönemden sonra Valide'de kucağında çocuğuyla dilenmek zorunda bırakılan anayı, Halûk'un Bayramı'nda bayramı kutlayamayan yoksul çocukları, Verin Zavallılara'da depremzede yurttaşları anlatır. Balıkçılar, ekmeğini denizden kazanan yoksul balıkçılar için yazılır. Bu şiirlerine egemen olan bireysel acıma, zamanla toplumcu başkaldırıya dönüşür.
II. Abdülhamit'in baskısını Sis şiirinde yansıtır. O günün kokuşmuş toplumsal ortamını sergiler. Bu şiiri Sabah Olursa, Mazi-Âti, Bir Lâhza-i Teahhur izleyecektir. Ancak bu şiirlerin o dönemde yayımlanması olanaksızdır.
Onun için kişiler önemli değildir. İttihat ve Terakki yöneticileri için Doksanbeşe Doğru'yu yazmaktan kaçınmaz. Rübabın Cevabı, Revzen-i Mahlû, Han-ı Yağma, İttihat ve Terakki yöneticilerini kıyasıya eleştirdiği şiirlerdir.
Şiirleri ve sanat anlayışı bireycilikten toplumculuğa doğru yönelmiştir. Bu dönemin en önemli yapıtı Tarih-i Kadim'dir. Bu uzun şiirde insanı ezen, acı veren her şeye baş kaldırır.
Halûk'un Defteri ile oğlu Halûk'a seslenirken o, gerçekte bu toplumun geleceği olan çocuklara ve gençlere öğütler verir.
Namık Kemal'de toplumcu bir anlayış taşıyan özgürlük kavramı, Tevfik Fikret’te toplumcu olduğu kadar bireycidir. Onun için bireyin özgürlüğü de önemlidir. Zaman zaman neşeden kedere, ümitten ümitsizliğe geçen duygusal bir yapıya sahiptir. Onca ahlâk kavramı kesindir. Kendisi bir ahlâk anıtı gibi temiz, dürüst ve doğrudur. O, bir dürüstlük ve yurtseverlik örneğidir. Zorbalığın, tutuculuğun, haksızlığın, rüşvetçiliğe ve ikiyüzlülüğün alabildiğine yaygın olduğu bir ortamda yaşadı, ama onu en çok yakın çevresindekilerin bocalamaları üzmüştür.
Tevfik Fikret, yalnızca bir şair olarak değil, insan olarak da örnek biridir. "Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin." derken bunu öncelikle kendi yaşamında uygulayabilmiştir.

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL (1866 - 1945)


İstanbul'da doğmuştur. Halı tüccarı Hacı Halil Efendinin oğludur. ilköğrenimini Mercan Mahalle Mektebinde yapar. Fatih Askerî Rüştiyesini bitirdikten dedesinin yanına İzmir'e gönderilir. Orada Fransız Mechitaristes (Meşitaristler ) okulunda okur.
Öğrenciliği sırasında Fransızcadan çeviriler yapmaya başlamıştı. 19 yaşında, bir
arkadaşıyla birlikte Nevruz gazetesini çıkarır. Fransızca öğretmenliği yapar. Osmanlı
Bankasında çalışmaya başlayınca Hikmet ve Ahenk gazetelerini çıkarır. 1885 yılında ilk romanı Sefile'yi yayımlar.
1893'te İstanbul Reji Müdürlüğüne başkâtip olarak girer. Recâizade Mahmut Ekrem'in desteğiyle Servetifünun topluluğuna katılır. Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu gibi ünlü romanları bu dergide yayımlanır. Derginin kapatılmasından II. Meşrutiyete kadar hiçbir yazı yayımlamaz.
Sultan Reşat'ın padişah olmasıyla sarayda mabeyn başkâtipliğine getirilir. Görevi dört yıl sürer. Hükümet tarafından Fransa (1913) ve Almanya'ya (1915) gönderilir. Daha sonraki yıllarda Yeşilköy'deki köşküne çekilerek kendisini bütünüyle edebiyata verir. Oğlu Halil Vedat'ın genç yaşta ölümü yazarı derinden etkiler. 1945’te ölür.
Edebiyattaki Yeri ve Önemi: Halit Ziya, bir kolu İzmir 'de, diğer kolu İstanbul’da bulunan ve "Uşakîzadeler" diye anılan varlıklı ve büyük bir ailenin çocuğudur. Sanat ve edebiyatın konuşulduğu, kitap okunan bir ortamda yetişir. Küçük yaşta yabancı dil dersleri alır. Bol Türkçe ve Fransızca kitap okuma olanağı bulur. İlk edebiyat çalışmaları da Fransızcadan yaptığı roman çevirileridir.
Servetifünuncular arasında en kültürlü yazarlardan birisidir. Fransızcadan başka İngilizce, Almanca, İtalyanca, Arapça ve Farsça biliyordu. Tanzimatçıları okumuş ve karşılaştırma olanağı bulmuştur. Çevirilerini yaparken kendine özgü tümce yapısını da kurmuş; yazdığı roman ve öykülerle Servetifünuncuları yönlendirmiştir. Servetifünun şiirinde Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin ne ise, düz yazıda da Halit Ziya Uşaklıgil odur.
İlk döneminde süslü düz yazıyla yazdığı yazılar büyük ilgi görmüştür. Zamanında alışılmış kuralların dışında, Fransız söz diziminden de etkilenerek özgün bir tümce yapısına ulaşmıştır. Türkçenin anlatım gücünü araştırmış, ancak bol yabancı sözcük kullanarak dilini ağırlaştırmıştır. Önceleri dilde özleşmeye karşı çıkarken yaşamının son yıllarında kendi yapıtlarını yalınlaştırmıştır.
Halit Ziya, Türk romanında bir aşamadır. Cumhuriyet öncesi dönemimizin en usta romancısıdır. Romanları teknik bakımdan kusursuzdur. Kişiler kendi çevresinin yaşayan insanlarıdır. Duygusal ve düşünsel çözümlemeler sağlamdır. İyi bir gözlemcidir. Türk romancılığının temel çerçevesini batılı bir anlayışıyla çizer. Tanzimat’tan Cumhuriyete bir köprü oluşturur. Yaşadığı dönemi ve ortamı yansıtmada, zamanının romancılarından hiçbirisi ona ulaşamaz. Romantiklerin etkisinde realist bu çizgi izler.
Romanlarının konularını aydın çevrelerden seçmesine ve genellikle konak yaşamı çevresinde kurmasına karşın öykülerinde daha çok halkın arasına girmeye çalışır. Bu nedenle öykülerinde daha çok yerli hava vardır. Öykülerinde, Maupassant biçimi egemendir.
Öykü, Halit Ziya’nın çok sevdiği, çok başarılı olduğu ve bol ürün verdiği bir alandır. Yüz elliden fazla öyküsünü beş kitapta toplamıştır. Roman ve öykülerinden başka sanat ve edebiyatla ilgili görüşlerini ve anılarını yazmıştır.
Yapıtları
Romanları: Sefile, Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Nesli Ahir.
Öyküleri: Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Nakil, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Aşka Dair, Onu Beklerken, İhtiyar Dost.
Tiyatroları: Kabus Fare (uyarlama), Füruzan (uyarlama).
Mensur Şiirleri: Mensur Şiirler, Mezardan Sesler.
Anıları: Kırk Yıl, Saray ve Ötesi, Bir Acı Hikâye.

HÜSEYİN CAHİT YALÇIN


Hüseyin Cahit Yalçın (d. 1875 - ö. 1957) yazı hayatına Servet-i Fünun döneminde edebiyatçı olarak başlamış, II. Meşrutiyet, Atatürk, İsmet İnönü ve DP dönemlerinde her daim sert kalemiyle yazdığı polemik ve eleştirilerle ve aynı zamanda da kültürün yaygınlaşmasına destekleriyle akıllarda kalmış, gazeteci, yazar, siyaset adamıdır.
1908de U. Meşrutiyetin ilanı ile edebiyatı bırakmış ve politikaya girmiştir. Ağustos 1908'de Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım ile birlikte Tanin Gazetesini kurdu, İttihat ve Terakkinin siyasi alanda bir nevi kalemşoru oldu. Aynı yıl, 1908-1912 Osmanlı Meclisi Mebusanına İstanbul milletvekili seçildi. 1911'de Düyunu Umumiye Dayinler vekili oldu. 1913'ten sonra tek parti hâline gelen İttihat ve Terakkiyi eleştirmeye başladı. Haziran 1919da Malta'ya sürüldü. 1922'de Tanin'i yeniden çıkarmaya başladı. Hükümete yönelttiği ağır eleştiriler ve eski İttihatçıları savunması dolayısıyla 1923'te İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı. 1925'te müebbet sürgün cezası ile Çorum'a gönderildi. Bu tarihten sonra, Atatürk'ün ölümüne kadar politikanın dışında kaldı.
1933'te Akşam gazetesinde yazılar yazmaya ve Türk kültür hayatının önemli yayın organlarından biri olan Fikir Hareketleri dergisini yayımlamaya başladı. Atatürk'ün ölümünden sonra, İsmet İnönü'nün teklifiyle tekrar politikaya döndü. 1939-1954 yılları arasında Çankırı, İstanbul ve Kars milletvekilliği yaptı. 1954'de 79 yaşında tutuklanarak hapse girdi çıktı.
1957 yılında ölmüştür.
Biraz Daha Hakikat adlı metin yazarın sert kişiliğini, eleştirici yönünü ortaya koyması bakımından, kitabın adının "Kavgalarım" olduğu da düşünülürse ilişkilidir.

MEHMET RAUF (1875 - 1931)


İstanbul'da doğmuştur. Kütahyalı Hafız Ahmet Efendinin oğludur. Soğuk Çeşme Askerî Rüştiyesinde, Mekteb-i Bahriyede okur. Henüz Mekteb-i Bahriyede öğrenciyken yazdığı öyküler, Servetifünunda yayımlanmaya başlar. İngilizce ve Fransızca öğrenir. Deniz subayı olarak donanmaya girdikten sonra da yazmayı sürdürür. Donanmayla birlikte önce Girit'e sonra da Almanya'ya gönderilir. Öyküleri Hizmet'te yayımlanıyordu. Servetifünun şair ve yazarlarından Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin ve Hüseyin Cahit'le tanışır. İngilizce ve Fransızca bilmesi, ona bu dillerin edebiyatlarını izleme ve tanıma olanağı vermiştir. Romancılığı üzerinde Halit Ziya’nın büyük etkisi olmuştur.
Edebiyattaki Yeri ve Önemi: En önemli romanı Eylül, 1900 yılında Servetifünûn'da bölümler hâlinde yayımlanır. Bu roman Türk edebiyatında psikolojik romanının ilk başarılı örneğidir. Bu romanda Mehmet Rauf, bir aşk olayını ele almış ve kahramanlarının ruh çözümlemelerini yapmıştır. Bu çözümlemeler ile birlikte kahramanların duygu, düşünce ve umutlarını vermiştir. Yazarın bu romanın düzeyine ulaşabilen başka yapıtı yoktur. Halit Ziya'dan sonra döneminin en önemli yazarlarındandır. Halit Ziya ile birlikte yeni edebiyatın roman ve öyküsünü oluşturmuştur. Mehmet Rauf'un hemen hemen bütün roman ve öykülerinde temel konu aşktır. Eylül romanında yüce ve temiz bir kavram olarak ele alınan ve işlenen aşk teması, daha sonraları ahlâk sınırlarını aşacaktır. Nitekim Zambak adlı öykü yüzünden ordudan ayrılmak zorunda kalacaktır. Bundan sonraki yaşamını kalemiyle kazanmaya çalışacak, dergi ve gazeteler çıkaracaktır.
Mehmet Rauf'un öykü ve romanlarında kendi özel yaşamından güçlü izi görülür. Sanki yaşadıkları ve yaşamayı düşledikleri öykü ve roman olarak karşımı çıkar. Dili, dönemine göre yalın ancak özensizdir. Yapıtlarında başarılı olduğu yön, ruh çözümlemeleri olup düşünce ve teknik yönlerden önemli bir yenilik getirmez. Düz yazımsı (mensur) şiirleri de döneminde başarılı bulunmuştur.
Yapıtları
Romanları: Eylül, Ferdâ-yı Garam, Genç Kız Kalbi, Karanfil ve Yasemin Böğürtlen, Define, Son Yıldız, Ceriha, Kan Damlası, Halâs, Yara.
Öyküleri: İhtizâr, Son Emel, Kadın İsterse, Pervaneler Gibi.
Tiyatroları: Pençe, Cidal, Yağmurdan Doluya, Sansar.
Düz yazımsı şiirleri: Siyah İnciler.

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU


1870 İstanbul’da doğdu. Babası Müftüoğlu Sezai Bey’dir. Dedesi Yunanlılar tarafından şehid edilen Mora Müftüsü Abdülhalim Efendi'dir. Dedesinin müftü olması sebebiyle Müftüoğlu adını almıştır.
Ahmed Hikmet, sık sık hastalanması sebebiyle okula muntazaman devam edememesine rağmen, Dökmecilerdeki Taş Mektebi ile Mahmudiye Vakıf ve Soğuk-çeşme Askeri Rüşdiyesi 'ni bitirerek Galatasaray Mekteb-i Sultanisi 'ne girdi. Dördüncü sınıftayken ilk eserinin basılışı edebiyata ilgisini artırdı. 1888'de Galatasaray'ı bitirdi ve Hariciye Nezareti Umur-ı Şehbenderi Kalemine memur tayin edildi ve vazifesi dışında Fransızcadan roman tercümeleri yaptı. Marsilya, Pire ve 1890 yılında da Kafkasya 'ya gönderildi. Sefaretlerde çalışan yazar, 1896'da İstanbul'a dönerek Umur-ı Şehbenderi Kalemi Ser-haîifeliği'ne getirildi. Meşrutiyete kadar Hariciye Nezareti merkezinde çalıştı. Bir yıla yakın Nafia Nezaretinde, Ticaret Müdiriyet-i Umumiyesi'nde vazife aldı. Tekrar Hariciye Nezaretine dönerek 1912'de Peşte Başşehbenderi oldu. Bu tarihe kadar geçen zaman içinde Ahmed Hikmet, 1908 yılında Türk Demeği 'nin ve 1911 yılında da Türk Yurdu'nun kurucu üyesi olarak hizmet verdi. 1918'de İstanbul'a dönen yazar, 1924 yılında Halife Abdülmecid Efendi 'nin Ser-karinliğine, iki yıl sonra da Hariciye Vekaleti Müsteşarlığı 'na getirildi. Anadolu-Bağdat Demiryolları İdare Meclisi Azalığı ve Elektrik Şirketi İdare Meclisi Azalığı görevlerini de üstlendi. Ahmed Hikmet 19 Mayıs 1927 günü karaciğer kanserinden öldü.
Ahmed Hikmet'in edebiyat merakı daha lise yıllarında başlamıştı. Bu alandaki merakının, aileden gelen bir haslet olduğunu ifade eder. İlk olarak Asır Kütüphanesi Neşriyatı arasında çıkan Leyla Yahut Bir Mecnu 'nun İntikamı yayınlandı. Daha sonra Fransızcadan Tuvalet ve Letafet ve Bir Riyazinin Muaşakası adlarında iki eser tercüme ettiyse de, Doğu ile Batı kültürünün çok farklı olduğunu görerek bir daha eser tercüme etmedi.
Servet-i Fünun devrinde, İkdam ve Servet-i Fünun dergilerinde yazdığı hikâye ve nesirlerini 1901 yılında Haristan ve Gülistan adlı eserlerde topladı. Bu iki eserinde Ahmed Hikmet Müftüoğlu, daha iyi tesir yapmak, gönülleri heyecanlandırmak için mübalağalı bir üslup kullandığını, ağır ve anlaşılması güç Servet-i Fünun dilini işlediğini ve hayal mahsulü konular anlattığını bizzat kendisi söyler. Kendisinin de ifade ettiği sebeplerden dolayı bu iki eseri fazla itibar kazanamamıştır.
İkinci Meşrutiyetten sonra, zamanın modasına uyarak o da Turancılık edebiyatı akımına uymuştur. Bu akıma bağlı olarak yazdığı yazıların büyük kısmım Çağlayanlar (1922) adlı eserinde toplamıştır. Bu eserinde yazar, an Türkçeciliğe yönelmiş, fakat bu defa da kelime uydurma ve Servet-i Fünun 'dan kalma hayalcilikten kendini kurtaramamıştır.
Gönül Hanım adlı romanı Tasvir-i Efkar Gazetesi'nde tefrika edilmiş ve 1970'de kitap olarak bastırılmıştır. Ahmed Hikmet, yazılarında daha ziyade kelime bulmaya ve üsluba dikkat ettiği için, konulara dikkat etmemiş ve bu yüzden zamanındakilerin ayarında bir edebiyatçı olamamıştır.
Eserleri:
Patates (İlmî, 1890), Leyla yahud Bir Mecnun'un İntikamı (Hikâye, 1891), Tuvalet yahud Letafet-i Aza (Tercüme ve ilaveler, 1892), Bir Riyazinin Muaşakası yahud Kamil (Tercüme, roman, 1892), Haristan ve Gülistan (Hikaye, 1901), Gönül Hanım (Roman tefrikası, 1920), Çağlayanlar (Hikaye, 1922

                                                                               

9878
0
0
Yorum Yaz